Vermediğin Oylar İçin Çok Teşekkür Ederim Ama Ben Sana Kırgınım Kardeşim

Ülkenin en önemli şirketlerini ve devlet arazilerini yabancılara sattılar, kaynaklarımızın neredeyse tamamını sıfırladılar, param var sandın 2002’de 129.6 milyar dolar olan Türkiye’nin toplam dış borcu, 2013 sonunda 396,8 milyar dolara fırladı, haberin olmadı.


Hani kimse hastanelere para ödemeyecekti ya. Ha işte Türkiye’de kişi başı sağlık harcaması 1996’da 186 dolar iken bu fiyat geçen yıl 1200 doları aştı, dikkat etmedin.

‘Her yere beton her yerde beton. Hayvanların beslenip tuvalet ihtiyaçlarını giderecekleri yer bile kalmadı. Başka bir hayat mümkün. Doğayla teknolojiyi, mimariyi içiçe yaşatmak mümkün’ dedik, inanmadın.

’13 yıllık iktidarları boyunca Türkiye’nin küresel markette bilinen bir tek Türk markası yok. Şirketleri iyi işletmek yerine onları satarak kazanılan parayı gösterişli binalara, betonlara harcayarak gözünü boyuyorlar’ dedik, ‘bize koyun diyorsunuz’ dedin.

11 yıl boyunca kan kardeşleri olan cemaat ile ülkede ne güvenilir adalet ne de eğitim. Sınava ve makam hırsızlığının en kralını yaptılar. Haksız yere insanları ekmeklerinden ettiler, bir sürü insanı sebepsiz yere içeride tuttular.
Sonra kan kardeşler can düşmanı oldu. Al sana paralel, Pensilvanya, biraz din iman sonra sen de alkışladın.

Özel hayatımıza karıştılar, sanki insanların müdahale edecek anne babası yokmuş gibi ‘karışacak tabii’ dedin,

‘%50’yi evde zor tutuyoruz’ dediler, ‘Sen kimsin beni evde tutuyorsun, ben senin köpeğin miyim’ demedin.

El kadar çocuk polis tarafından öldürüldü, ‘zaten teröristti’ dedin.

1000 küsürlük saraylarda oturdular, ‘bu kadarı dinen israf değil mi?’ dedik, ‘bir bildiği vardır’ dedin.

‘Bizi eleştirmek günahtır’ dediler, ‘bizi desteklemek sevaptır’ dediler inandın kardeşim.

Kendi gibi düşünmeyen insanları işlerinden ettiler, kendilerine oy vermeyenlere dinsiz dediler, ateist dediler, terörist dediler, en ufak bir eleştiride bulunanı ‘lobi’ ilan ettiler, anayasal hakkını kullanan gençlere çapulcu dediler, çocukları öldürdüler, çocukları ölen anneleri toplumda yuhalattılar… Sen alkışladın kardeşim.
Çaldılar, öldürdüler, ‘çalsa da çalışıyor’ dedin; çalmadan çalışmanın mümkün olacağını hiç düşünmedin.

Göz göre göre, defalarca yalanlar söylediler, ‘Müslüman adamlar, öyle şeyler yapmazlar' dedin.

Sana biz hiç bir zaman koyun demedik kardeşim, sana bizzat ‘ne yaparsan yapayım beni destekler’ diyenler koyun dedi.

Yani demem o ki, bu seçimde vermediğin oylar için çok teşekkür ederim ama öncesi için ben sana çok kırgınım güzel kardeşim.

Gezi Parkı, sigara ve biber gazı üzerine

Kahveyle aynı anda bitirdiğim sigara sonunda, mesai yerime dönmek için bekleyeceğim asansöre doğru hamle yaptığımda onu gördüm. Valla ne yalan söyleyeyim hiç değişmemişti. 2 yıl oldu gerçi, evrim geçirecek kadar değişmesine zaten imkan
yok da bildiğin o akşam gördüğüm gibiydi işte. Gerçi çok uzun vakit de geçirememiştik. 8. biber gazı taaruzundan sonra kaybetmiştik birbirimizi.

-Çakmağın var mı?(:
-Aaaa vay be! Tabii.
-Ama bu sefer sana verecek bir baretim yok.(:
-O zaman da karşılıksız vermiştim problem yok.(:

-------------------------------------------------------------------
Afgan’ın mesajı Paşa’yı ve beni uyandırmıştı. Kedinin ufak bir bip sesine uyanması belki mantıklı karşılanabilir ama ya benim uyanmam? Bunları düşünerek mesajı okudum: “Kabataş’a gel oradan Taksim’e çıkıyoruz. Fazla gaz maskem var almana
gerek yok. Ezgi’yle Ertuğrul da geliyor.”

Mesleğim icabı Taksim’deki direnişten haberim vardı. Bu meslekten olmasam kendi kendime penguenlerin nasıl sevimli yaratıklar olduğunu söyleyerek gülümseyecektim büyük ihtimal. İşten dönüşümün verdiği yorgunlukla her ne kadar
Beylikdüzü’den Taksim’e gitme fikrini saçma bulsam da Afgan’a “Geliyorum Emenike” dedim.

Paşa’yla helalleşip, bir kapri bir tişört bir cüzdan ve bir Nokia 3310 ile metrobüse bindim. Zeytinburnu’ndan aktarma yaparak Kabataş’a ulaştım. Afgan’la buluşup anayasal hak olan protesto etme hakkımızı kullanıp Taksim’e doğru yola koyulduk…
-------------------------------------------------------------------

-Valla çok şaşırdım burada karşılaştığımıza. Dünya ne kadar küçükmüş gerçekten!(:
-Ehehe Evet ya şoktayım ben de. Adın Bahar’dı değil mi?
-Unutmamışsın. Seninki de Devrim miydi. Aa yok yok Diren!
-Evet sen de unutmamışsın. Yeni mi başladın buraya?
-2 hafta oldu. Ama ilk defa sigaraya indim. Çakmak istediğim ilk kişinin sen olması ne kadar garip değil mi?
-2 Haziran 2013’te olduğu gibi değil mi? Arkadaşının sigarasını yaktıktan sonra çakmağın bozulmuştu. Sonra benden istemiştin. Muhtemelen orada da ilk benden istedin.
-Aynen öyle olmuştu. Hiç unutmamışsın.
-…

-------------------------------------------------------------------
Fındıklı’dan yukarı doğru çıkmaya başladık. Her yerde ağızlarında maske, ellerinde spreyler olan insanlar vardı. Ben henüz emanet maskemi takmadığımdan, öğrenci olduğunu düşündüğüm bir çocuk gülümseyerek “Abi masken yoksa vereyim, bak
çok fena” dedi. Çocuk o kadar samimiydi ki geri çeviremedim ve bende olmasına rağmen aldım uzattığı maskeyi.

Cihangir’e bağlanmaya çok az kalmıştı artık ve kalabalık inanılmaz bir boyuta ulaşmıştı. Sloganlar atılıyor, ağaç kesmenin insan öldürmeye eşdeğer olduğuna dair sözler yüksek sesle söyleniyordu. Ama asıl ilginç olan herkesin gerçekten
mutlu olmasıydı. Ben o yaşıma kadar bu kadar mutlu insanı bir arada görmemiştim.

Alman Hastanesi’nin önündeydik artık. Ve artık ilerlememize izin yoktu. Biz ilerlemeye çalıştıkça ortadan tek sıra halinde mutlu ama ağlayan insanlar bölgeden uzaklaşıyordu. “Ne oldu” sorusuna cevap verecek mecalleri yoktu.

Afgan’la bu geri dönüşün nedenini birazdan çok acı şekilde anlayacaktık. Biber gazı önlerde o kadar yoğundu ki ne maske ne de başke bir şey fayda ediyordu. Tek çare geri gelip dinlenip tekrar ilerlemeye çalışmaktı. Ve garip bir şekilde
her gaz saldırısı sonrası canım inanılmaz sigara çekiyordu.

O sırada Ertuğrul’a da ulaştık. Ezgi bizden çok uzaktaydı ki artık ondan umudu kesmiştik. Artık biber gazıyla nefes almaya da alışmıştık. Her ne kadar 1 metre önüme düşen kapsülden çıkan dumana yabancı gibi davransam da artık alışmıştık.

Her biber gazı taaruzundan sonra geri kaçışmalar oluyor ve her seferinde biri çıkıp “Dönmeyin, dönmeyin, 2 dakika sabretin geçecek etkisi!” diye bağırıyor, biz de “Bu daha başlangıç mücadeleye devam” diyerek slogan atıyorduk.

Koşuşturmadan yorulup bir ara sokağa daldık. Biber gazından etkilenmiş bir köpek ve kedi ile başlarında onlara yardım etmeye çalışan insanları görünce bu gazı icat edene de bu şekilde kullanılmasını isteyene de kullanana da okkalı bir
küfür savurdum. Yanımdaki insanlar her şeye rağmen mutluydu ve hiç tanımadığı, belki adını dahi bilmedi kişilerle gülüp eğlenip, paylaşımlarda bulunuyordu.

Yaralı kedi ve köpeğin tekrar ayaklandıklarını görünce daha bir morallendim ve o gazla çıktım tekrar ana caddeye. Sonradan adının Bahar olduğunu öğrendiğim bir kız “Çakmağın var mı” dedi. “Tabii” deyip yaktım sigarasını.

-Al ben de baretimi vereyim sana. Kapsül mapsül gelir korur seni. Var bende fazla. Bahar ben bu arada.
-Teşekkür ederim Bahar. Diren ben de.
-Aaaaa ne güzel isim. Tam bu olaylara yakışıyorsun.
-Öyle evet. Çıkabilir miyiz sence meydana?
-Valla bugün olmazsa yarın çıkarız. Olmadı sonraki gün. Uyandı artık millet.
-Umarım uyanmışlardır.


Derken inanılmaz bir gaz bombardımanı başladı. Ortalık karıştı. Kaçacak yer bile bırakmamışlardı. Hastanenin bahçesi bile gaz doluydu. Ortam sakinleşince kalabalığın tekrar yukarıya doğru akın ettiğini görünce tekrar yüzüm gülmeye başladı. Ancak son müdahaleden sonra ne Bahar’ı ne Ertuğrul’u ne de Afgan’ı bulabildim. Tek başıma kaldığımı düşünmüş ama hiç de tek başıma olmadığımı anlamıştım.

Hayatımın en güzel günlerinden biriydi 2 Haziran 2013. Eve döndüğümde saat 5’e geliyordu. Uyandırdığım için Paşa kızdı bana biraz. Sonra birlikte uyuduk.
-------------------------------------------------------------------
-2 Haziran 2013’te olduğu gibi değil mi? Arkadaşının sigarasını yaktıktan sonra çakmağın bozulmuştu. Sonra benden istemiştin. Muhtemelen orada da ilk benden istedin.
-Aynen öyle olmuştu. Hiç unutmamışsın.
-…
-Seninle ayrılmak zorunda kaldığımız saldırıdan sonra çok ilginç bir şey oldu.
-Ne oldu?
-Ya sen de biliyorsundur biber gazından sonra canım acaip sigara çekiyor benim. Yine çekti haliyle. Sana baktım bulamadım çünkü sigaram da bitmişti.
-He benden sigara alacaktın yani(: Bu mu ilginç?
-Yok yahu. Bir tane çocuktan istedim, verdi, tanıştık, sevgili olduk ve evlendik! Düşünebiliyor musun Diren evlendik! Şimdi 1 yaşında bir çocuğum var.
-Allah analı babalı büyütsün
-Sağol

Bahar’la vedalaşıp asansör sırasına girdim. Kuyruk çok uzundu, asansörlerden biri bozulmuş.

Madem ateşin var ne duruyorsun karanlıkta?


10 yıl oldu. Tam 10 yıldır bu mahallede berberim. Gelenim gidenim azaldı şu günlerde.
Mahallelin gençleri daha yeni berberleri tercih ediyor. Bana gelenler de hep eskiler. Saat 7 gibi açtım dükkanı. Ne çırağım var ne kalfam. Dünya bana güzel.

Yaklaşık 1 saat kadar haber sitelerinde gezdim. Biraz okey onadım. Çift okeyle bitemeyince çıldırdım. O sırada kapı açıldı. Gelen Melih abiydi.

Sinirli görünüyordu. Melih abinin ne iş yaptığını hâla bilmem. Çalışmıyor gibi bir havası var. Tvitter mvitter takılır durur akşama kadar. Birileriyle kavga eder sürekli. Ama en iyi araba, en güzel kıyafetler onda. Beni ilgilendirmez tabii, onun olsun parası pulu.
-Buyur Melih abi hoşgeldin.
-...
-Abi hayırdır?
-Bülent bizim muhtarı zor durumda bırakacak şeyler söylemiş.
-Recep abi için mi?
-Evet... evet...
-Ne demiş?
-O işine baksın, bu mahallenin azaları vardır demiş.
-E doğru demiş abi?
-Nasıl doğru! Muhtar her şeyden sorumludur! Bu mahalleye böyle muhtar 100 yılda bir gelir! Ayıp be ayıp! Ona bir şey olursa bana da çok şey olur. Biteriz Diren! Anlıyor musun biteriz! Kaç yıllık arkadaşız, dostuz. Yapılır mı bu?
-Valla sizin de dostluğunuzu anlayamıyorum. Fethullah abilerle de çok sıkı fıkıydınız. Sizin açıklarınızı bulup söyleyince kızdınız adamlar taşındı aşağı mahalleye. Hayır anlamıyorum bu mahalleyi de. Hâla Recep abiye nasıl oy veriyorlar.
-Herhalde bize verecekler. En müslüman biziz. Bizde yanlış olmaz. Fethullah'ı da hiç karıştırma. Yanlış yapanı sileriz. Mesela bak Kemal muhtara, onun yapt...
-Abi sen Kemal abiyi ağzına alınca bir deliriyorsun boşver. Saç sakal?
-Sakalı sıfırla, saçı da kısalt işte kafana göre.
Sakal tıraşına başladığımda aklıma takılan soruyu sordum.
-Melih abi.
-Efendim?
-Bazen senin soyadını çok merak ediyorum.
Güldü ama cevap vermedi. Daha sonra saçını da halledip o can alıcı soruyu sordum.
-Saçları yıkayalım mı abi?
-Yok yeaaa şimdi eve gideceğim zaten. Gerek yok yıkanırım evde.

Cimri herif. 8 lira yerine 10 lira vereceğin yani nedir?
Onu yolcu edip tekrar okeye oturdum. Bu sefer partiyi kazandım. Sonra bir ara Egemen abiyle Bilal geldi mahalleden. Çay falan içtik. Epeyce güldük. Bu Egemen abi çok komik adam zaten. Makara kukaranın dibine vurduk.

Bilal'e bana olan borcunu Emine'ye vermesi gerektiğini, çünkü benim de ona borcum olduğunu anlatana kadar yaklaşık 35 dakika geçti zaten. 5-10 dakika da eğlence.
Onları yolcu ettikten kısa süre sonra Bülent abi geldi. O da çok sinirliydi.

-Abi sadece sakal mı?
-Evet.
-Melih abiyle mi takıştınız?
-Ne takışacağım Diren! Melih benimle muhattap olacak haysiyette biri mi? Onun Fethullah muhtarla iş birliği yaptığını bilmiyor muyum? Parsel parsel satışlarını bilmiyor muyum? Terbiyesiz herif!
-Abi ne parseli? Arsası mı var?
-Yok yahu ne arsası. Bir tane forum sitesi var bunun belediyecilik üzerine. Oradan millete para karşılığı yöneticilik veriyor. En çok da bizim eski dostlara. Onlar çok para veriyor çünkü. Bir de beni onlarla işbirliği yapmakla suçluyor. O site de bizim muhtar sayesinde ayakta. Ona bir şey olsa ne site kalır ne Melih.
-Peki abi madem ateşin var ne duruyorsun karanlıkta?
-Anlamadım?
-Yani diyorum ki bütün bunların bildiğin hâlde neden gerekli yerlere şikayet etmedin?
-Partime zarar gelir diye.
-Yuh! Senin yıkama yağlama dükkanın yok mu bir de siyasi işlere mi bulaştın? Ne partisi abi?
-Yok be oğlum ne siyaseti. İşim olmaz. Bizim çarşamba-cuma günleri İndigo'da parti oluyor. Alkolsüz. Fix menü 55 lira. Pilav çay falan işte. Sen de gel arada bak çok eğleniyoruz. Şimdi böyle mahkeme işlerine bulaşırsam o parti zarar görür. Haziran'ın ilk haftası bitecek o etkinlik. Ondan sonra konuşurum bol bol.

İlginç mahallede berberim vesselam. Ne yanlışları vardır da haberimiz yoktur kimbilir. Neyse işime bakarım ben.
-Saçları yıkayalım mı abi?
-Yok yok. Eve gideceğim zaten. Yıkanırım orada...
-...

Meyhanedeki kadın

Çok uzun zaman olmuştu Süper Restorant'ta bir şeyler içmediğim. Adı Ali olmasına rağmen ‘Hakkı abi’ diye seslendiğim garsonu bulunan meyhaneye daha doğrusu. Bir zamanlar Semra'yla her pazartesi gelirdik oysa ki. Ama o İngiltereye taşınınca ben bu geleneği 1 ay kadar anca sürdürebildim. Son gidişimin üzerinden 3 yıl geçti. Sanırım.

İçeriye girerken o ayrılığı hiç yaşamamış gibi hissettim. Sanki geçtiğimiz pazartesi oradaydım, sanki 'Duvardaki Kadın' filmini dün izlemiştim.

Girdiğimde direkt onunla gözgöze geldim. Kimse de yoktu ondan başka zaten. 40'lı yaşlarında bir kadın. Belki de daha fazla. Önündeki çay bardağının yarısı rakı doluydu. Önünde de 4'te 3'ü kalmış büyük şişe. İstem dışı olarak kafamla selam verdim. Aynı hareketle cevap verdi bana. 2 yan masasına oturdum. Tavuk şiş ve 1 duble rakı siparişimi verdim Hakkı abiye.

Siparişimi beklerken kadını izledim. Yasak olmasına rağmen sigarasını yaktı. Küllük bile istedi. İtirazsız geldi küllüğü.

Bir şeyler mırıldandı. Şarkı gibi ama değil gibi de. Sanki gündelik bir konuşmasına ezgi ekliyordu. Anlamaya çalışırken tekrar gözgöze geldik. Bir an utandım aslında ama meyhane samimiyetine güvenerek gülümsedim. Yine aynı şekilde karşılık verdi. Sigarasından derin bir nefes daha çekti, üfledi ve bana dedi ki:

-Gel arkadaş olalım genç, yabancı gibi durma.

Teklif beni inanılmaz mutlu etti. Saniye geçmeden masasına geçtim. Oturdum karşısına.

-Merhaba. Diren ben.
-...
-...
-Memnun oldum, arkadaşım.
-Ben de memnun oldum ama isminizi bilmiyorum.
-Benimle içeceksen kim olduğumu sorma. Yıllardır acı çeken gariplerden biriyim işte. Senin gibi, diğerleri gibi. Yorma kendini, içelim boşver.

İlginç bir tanışma faslıydı.

Hakkı abi tavuğumu ve rakımı getirdi. Yeni arkadaşım, arkasından 'Ali abi! Arkadaşımın hesabını bana yaz!' diye seslendi. Mahçup hissettim ama itiraz etmedim. Rakı masasında büyüğün üstüne söz söylenmez.

-Biliyor musun arkadaş, daha 3 bardak içtim. Bak görüyor musun, yine sarhoş oldum. Çünkü ben çok dertliyim arkadaş. Dertlilerin çilesi daha doğarken başlar çünkü.

'Neyiniz var' diyemedim. Arkadaşlar sormaz. Anlatılacak bir şey varsa anlatır arkadaşlar zaten.

-Bak arkadaş, intihar aslında güzel bir şeydir. Aksini iddia edenler çok olsa da kesinlikle muazzamdır. Çık şimdi şu İstiklal'e, sor 'hiç intiharı düşündünüz mü?' diye %90'ı 'evet' demezse adi şerefsizim. Ha sonra tekrar sor 'evet' diyenlere 'Neden vazgeçtiniz?' diye, 'Günah diye vazgeçtim' der bir çoğu. Aslında günah falan değil. İnsanlar gizemi seviyor, maneviyata kanıyor. Bu olay insanlığın ilk yıllarından beri var. Bir insanı 'bak hayat çok güzel, sana kız/erkek mi yok, her şey düzelir' diye intihardan vazgeçiremezsin. Ama ona bunu yapman 'günah' de, bak nasıl vazgeçiyor.

Bu muhabbete nereden geldik bilmiyordum. Ama kadını dinlemek hoşuma gidiyordu. Daha önce çok kişiden 'günah olduğunu bilmesem intihar ederdim' lafını duymuştum. Kadının teorisi çok da ütopik değildi açıkçası. Devam etti:

-İntihar eden hakkında 'kendi için yaptı, öldü, kurtuldu' demek de yanlış. Çünkü intiharların çoğu biri yüzündendir. Nadir olanı bir olay yüzündendir. Yani intihar eden kişi aslında kendini kurtarmak istemiyor, birini de cezalandırmak istiyordur. Bir kişiyi ölüme sürükleyen bir insan, o kişinin ölümüne ne kadar üzülür, o ölüm ona bir ceza olur mu tartışılır. Ama ölen kişi son anında o kişiyi düşünüyordur.

-Gerçekten sizinle tamamen aynı düşündüğüm yerler var, arkadaşım. Böyle düşünen milyonlarca insan olduğuna da eminim. Garip olan 2 saat önce tanışan iki yabancının rakı masasında bunları konuşması. Hem ben de şeytana inanmam mesela. İnsanların kötü bir şey yaptıklarında 'Şeytana uydum affet beni' demeleri için uydurduğu bir bahane olarak görürüm. Sizin 'günah' teorinizle benziyor biraz sanırım.

Gülümsedi. Sadece gülümsedi. Ama beni onayladığını hissettim.

Saatler ilerlemişti. Ben de 4'ü devirmiştim. Sonra 'satılıyor' dedim.

-Efendim?
-Satılıyor arkadaşım satılıyor.
-Ne satılıyor genç?

-Biz onunla bir çok yere gittik. Kafeteryalar, restoranlar, çay bahçeleri... Ama sadece bizim gittiğimiz bir yer olmadı. Yani onunla gittiğim bir yere ya ondan önce ya da ondan sonra başka biriyle mutlaka gittim. O da aynı şekilde. Yani 'burası sadece bizim' dediğimiz bir yer olmadı hiç. Daha doğrusu bir yer oldu. Aksaray'da bir tekstil dükkanının önü. Önünde otobüs durağı yanında da bakkal var. Orada o kadar konuştuk ki... Sinemadan, siyasetten. Bir sürü şeyden. Sonra bakkaldan içecek bir şeyler aldık, tekrar devam ettik. Dakikalar nasıl geçti anlatamam arkadaş. Belki de saatler. Ben orada sabahlayabilirdim. Üstelik götümüz tam da oturmamıştı dükkan önündeki taşa. O rahatsızlıkla o kadar rahat oturduk orada. İşte benim o dükkanın önünde başka biriyle konuşma imkanım yok. Onun da yok. Aslına bakarsan bizim onunla birlikte tekrar orada olma ihtimalimiz de yok. Ama işte orasıydı bizim özel yerimiz. Buraya gelirken önünden geçtim. Mağazayı boşatlmışlar ve üzerine 'bu dükkan satılıktır' yazısı asmışlar. İnsan üzülüyor be arkadaş. Çok üzülüyor insan.

Gecenin ilerleyen saatlerinde masaya meyve tabağı geldi. Ayrılık vakti yaklaşıyordu. Konu epeyce dağıldı zaten. İntihardan, özel yerlerden konu çok başka yerlere gelmişti. Hatta bir ara 'Arda sakat olmasa Atletico sikertirdi' falan diyordu.

Ben kalkmak için izin istedim. Yine başıyla onayladı. Hakkı abiye ‘Gel meyhaneci baba, bütün hesaplar benden’ diye seslendi.

-Ben sizinle tekrar içip konuşmak isterim. Cumartesi 8 gibi yine burada buluşalım mı?
-Cumartesi 8 gibi intihar edeceğim.
-Peki Cuma?
-Burada olurum.
-İyi akşamlar, arkadaşım.






İlla cemrenin düşmesi gerekiyorsa, ben olurum senin cemren


Son cemre toprağa düşmüş güzel burunlu kadın. İlk nereye düşerdi ki? İlk düşen yerin bir önemi yok herhalde madem son düşen etkileyecekse sıcaklığı.

Bahar mı geldi yani şimdi resmi olmayan kayıtlara göre? Bugünden sonra motoruma lastik gözetmeksizin binebilir miyim? Sanmıyorum. Bzi niye hiç bunları konuşmadık ki seninle?

Mesela cemre nedir, senden duymak isterdim. Düşmesi ne anlama gelir, senden öğrenmek isterdim. Ot gibi yaşıyormuşum güzel burunlu kadın. Haber değeri taşıyan bir şeyin ne olduğunu bilmiyormuşum.

Esrarı önce kim keşfetmiş mesela? Hadi yandı, dumanını içine çekti diyelim. Kendindeki garipliği 'Valla hacı kafam taşşak gibi oldu.' diyerek mi açıkladı? "Bunu ticaretini yapalım, satarız tarlabaşında" mı dedi dostlarına?

Hiç anlamam zaten bu tesadüfi keşifleri. Bu konu hakkında ne güzel konuşuruz halbuki seninle. Kesin bir karara bağlarız.

Vatsapa baktım en son dün girmişsin. 14.02 yazıyor. İyi misin? İntenetin bozulmuş da olabilir. İnternetin merkezi neresi acaba? Hani mesela bazen bölgesel internet bağlantı kopuklukları oluyor ya, böyle tüm dünyada internetin kesilme imkanı var mıdır acaba.

Bu internetin sahibi 'Skerim kablonuzu lan! İnternetle mi doğdunuz yavşaklar" deyip interneti kapatabilir mi? Ne dersin? Ben olsam keserdim arada ibneliğine. Sen keser miydin?

Kediye benzeyen insanlar bir adım öndedir tarzı bir muhabbetimiz olmuştu seninle. Dün gece kedim elimde uyuyordu yine. Ben de onun mırlamasıyla uyandım. Uyurken mırlıyordu ama. Patilerini de oynatıyordu. Rüya görüyordu salak. İzledim biraz. Acaba kediler rüyalarında ne görür? Seni görmüş müdür acaba? Uçurumdan düşerken uyandığı olmuşmudur? Semra Özal'ı görmüş müdür hiç? Sonra duruldu. Nefes aldığını bile zar zor fark ettim. Sana benziyordu. Sen kediye benziyorsun.

Onu boşver de bizim orada MADO açılıyor. Evet evet, kahvaltısı dışında boykot ettiğimiz MADO. Ama biliyorsun ki kahvaltısı çok güzel oranın. Bir gün yiyelim yine. Bir şeyleri beklemeyelim. Cemrenin düşmesini mesela. İlla cemrenin düşmesi gerekiyorsa, ben olurum senin cemren.

Sayın Başbakan; o anlattıklarınız sizi haklı çıkarmaz



Tayyip Erdoğan, kendine yöneltilen suçların doğru olmadığını kanıtlamak yerine, eskilerde hatta çok eskilerde olan olayları mitinglerinde anlatıyor, alkış alıyor.

Çıkan ses kayıtlarına montaj diyor, dublaj diyor -ki bence iki terimin de kelime anlamını bilmiyor- ama bu kayıtların gerçek olmadığına dair bilimsel bir açıklama yapamıyor/yapılmıyor. Üstüne üstlük, 'yandaş medya' diye tabir edilen kuruluşlar, kayıtların gerçek olmadığına dair yayınladığı 'resmi belgeler', kayıtları incelediği iddia edilen kurumlar tarafından 'biz böyle bir incelemede bulunmadık, hem zaten biz müzik şirketiyiz anlamayız bu işlerden' diye bir açıklama yapıyor. Hükümetin 'bilim bakanı' "O sesler montaj, hissetim ben" diyor.

Böyle bir iddia 'hissetmekle' 'yalan haberlerle' aklanabilir mi? Bir tane dişe dokunur açıklama duymadım ben. Duyan/bilen varsa beni de aydınlatsın.

Anladığım kadarıyla Erdoğan, "Nasıl olsa bana inanananlar bunlara inanmaz" düşüncesinde. Çünkü konuşmalarında iddiaları yalanlayacak somut deliller yerine CHP'ye, MHP'ye ve Fethullah Gülen'e kelimeleriyle saldırıyor.

Bu saldırı öyle bir boyuta geldi ki Bahçeli ve Gülen'in aile durumunu dile getirmeye başladı.

"Onlarda evlat yok, onlar aile nedir bilmez" dedi, onu dinleyenler coşkuyla alkışladı. Erdoğan'ın böyle bir söz kullanması ayıpken, bu sözleri alkışlamak faciadır.

Peki merak ediyrum Başbakan, Bahçeli’den sonra Gülen için sarf ettiği “Çünkü onda evlat yok” lafını Bediüzzaman için de der mi? Bunu dediğinde yine alkış alır mı?

Bence demez. Ama derse yine alkış alır. Acı taraf bu.

Kendi hatalarını başkalarının hatalarını hatırlatarak örtmeye çalışma politikası yapan Erdoğan'ı ve onu gözü kapalı savunanlara ben de birkaç şey sormak istiyorum:

Camide içki ve Kabataş yalanını 1940 'cehape'si mi söyledi?


Kendi halkına 'evde zor tutuyoruz' deyip 'kul'muamelesini İsmet İnönü mü yaptı?


"Medya haddinden fazla özgür" açıklamasını Fevzi Çakmak mı yaptı?


"Kayıtlar doğru olsa bile halk inanmaz" sözü Şükrü Saraçoğlu'na mı ait?


"Ses kayıtlarının montaj olduğunu hissettim", 'cehape' dönemi bakanının lafı mı?


"Okul sütünden zehirlenme olayı hiç olmadı" iddiasını Alparslan Türkeş mi dile getirdi?


"Biz Allah'tan başka yargı tanımıyoruz" DSP döneminin vekilinin açıklaması mı?


Yargıda davası süren bir olay için "Belki çantada kitap vardır" sözü 1943 başbakanına mı ait?


"Suriye'ye spor için silah gitti" diyen Şemsettin Günaltay mı?


"Kız erkek kalanları polise ihbar edin" lafını ateist koministler mi söyledi?



"Başbakanımız rabbimizin gönderdiği müjdedir


Başbakanımız bizim için ikinci peygamber gibidir


Başbakanımıza dokunmak bile inanın bence ibadettir


Başbakanımızın doğduğu şehir de mübarektir


Başbakanımızın çıkacağı tv yere konmaz


Erdoğan'ı halife olarak tanıyor ve biat ediyorum" övgülerini Haşhaşiler mi yaptı?


"Engellileri adam yerine koyduk" Recep Peker'e ait bir söylem mi?


"Gezi direnişinde ölenler devede kulak" cümlesini Bülent Ecevit mi kurdu?



"Flört fahişeliktir


Kadın evin süsüdür


Ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum" sözlerini Ferit Melen mi söyledi?


"Tabela dar geldi T.C'yi attık" sözünde Fethullah Gülen imzası mı var?


"Tencere tava çalanı dava edin", "Kızlar okuyunca erkekler evlenecek kız bulamıyor" "Çok özür dilerim eşcinsellik", "Gençlerimiz dindar olmasın da tinerci mi olsun?", "Terör örgütü görevini yapıyor", "Koyun gütmeden bu memleketi nasıl idare edeceksin?", "Kazlıçeşme'deki mitinge gitmek farzdır", "Medyanın hepsi henüz elimizde değil", "Elim bir olay yaşandı düğünümüzün tadını kaçırdı", "Evrimi tabii ki sansürleyeceğim yukarıda Allah var", "Üniversitede terörist yetişiyor medresede yetişmez", "İş kazaları medeniyet göstergesidir", "TCDD'yi kapatsak 3 trilyon tasarruf ederiz", "Barış istiyorsanız her an savaşa hazır olmalısınız" "4+4+4'ü bilmiyorum ama kesin iyi bir şeydir", "80 şehidimize karşı 500 terörist öldürdük", "Zammı çekerek burs verdiğimizi düşünüyoruz", "Tecavüze uğradıysa çocuk değil anası ölsün", "Tecavüze uğrayan doğursun gerekirse devlet bakar",


"HES’ler tabiatı tahrip etmiyor", "Fazıl Say hangi kerhanede dünyaya geldi?" lafları kimin?


"Lan terbiyesizlik yapma, ananı da al git buradan" fırçası Mustafa Kemal'e mi ait?

Sayın Başbakan, Demokrasi 5 yılda 1 insanların önüğne gelen sandıktan ibaret değildir.,


Ve Sayın Başbakan, o anlattıklarınız sizi haklı çıkarmaz.

Baban Sümeyye'yi daha çok seviyor


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan arasında geçtiği iddia edilen konuşmanın montaj olduğu ileri sürülüyor. Bizzat Erdoğan, fanatik futbol taraftarlarınca basılmış bir müsabakayı andıran grup toplantısında 'yalan, montaj' dedi bu iddiaya.

Yahu niye inanayım?

Aynı Başbakan demedi mi, "Camiye ayakkabıyla girdiler! Bir de üstüne camide içki içtiler. GÖRÜNTÜLERİ VAR!" diye?
O görüntülerin hiç gelmediği gibi, iddia edilen caminin müezzini, "Ben din adamıyım, yalan söyleyemem. Camide içki içilmedi" demedi mi? Bu sözlerinden sonra sürülmediği yer kalmadı adamın. Başına neler geldiğini hepimiz biliyoruz.

Aynı Başbakan demedi mi, "Benim başörtülü bacılarıma saldırdılar! Üstüne işediler! Çocuğunu darp ettiler! Cuma günü servis edeceğiz, GÖRÜNTÜLERİ VAR! diye?

Üzerinden onlarca cuma geçti, görüntü yok. Üstelik iddiaların doğru olmadığı bölgedeki bir kamera kaydıyla ortaya çıktı. Bunun üzerine Erdoğan, "Adli Tıp raporunu nerenize koyacaksınız?" dedi. Yani başka bir deyişle "Gördüğünüze inanmayın; benim dediğime inanın, Ali İsmail'e 'sağlam' raporu verip ölümüne neden olan etkenlerden biri olan o rapora' inanın" diyor.

Aynı Başbakan demedi mi "Urla'daki villalar 30 yıldır var" diye?
O villaların geçen yıl bile olmadığı ortaya çıktı.

İşin en kötüsü de "Başbakan diyorsa doğrudur"cuların sorgusuz sualsiz, düşünmeden, sorgulamadan Erdoğan'ın ağzından çıkan her kelimeye inanmaları.

Biraz hafızamızı tazelersek:
* "Benim milletimin dili tektir"-Recep Tayyip Erdoğan
* "Ben ne tek dil dedim, ne tek din dedim"-Recep Tayyip Erdoğan

* "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir koskoca bir yalan"-Recep Tayyip Erdoğan
* "Çünkü egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, bunun tartışması olur mu?"-Recep Tayyip Erdoğan

* "Ellerine bir kağıt almış dolaşıyorlar, Büyük Orta Doğu projesi diye; bunu ispat ederlerse biz her şeye varız.-Recep Tayyip Erdoğan
*"Büyük Ortadoğu Projesinde Diyarbakır bir yıldız olabilir"-Recep Tayyip Erdoğan

* "AK Parti hiçbir terör örgütüyle masaya oturmadı, oturmayacak"-Recep Tayyip Erdoğan
* "İmralıyla görüşmeler yapıyoruz"-Recep Tayyip Erdoğan

* "Kimin ne söylediğine değil, siz bizim ne söylediğimize bakın"-Recep Tayyip Erdoğan
* "Yalan söyleyenden başbakan olmaz"- Recep Tayyip Erdoğan

*Ufak bir aramayla bu sözleri ve daha fazlasını görüntülü olarak kendi ağzından duyabilirsiniz. (Bir başbakan iki Erdoğan)

Yahu niye inanalım?

Ben 17 Aralık'tan sonra Başbakan'ın ağzından net olarak "Biz yolsuzluk yapmadık" mealinde bir cümle duymadım. Varsa yoksa 'paralel yapı' 'terör örgütü' 'kumpas' tarzı, ilkokul öğrencisinin suçu başkasına atmada kullandığı cümlelerden ötesini işitmedim.

Ve her kendi beyniyle düşünen insan gibi, "Madem yolsuzluk yok, neden savcıların, polislerin görev yerleri değişti, yetkileri alındı?" diye düşündüm. Madem yargı tamamen bu 'paralel devlet'in elinde; delil olmadan, kanıt olmadan birini suçlayamayacaklarına, yargılayamayacaklarına göre neden bu telaş? Neden bu korku?

Ortaya çıkan ayakkabı kutuları, bakanın elindeki saat, Bilal Erdoğan'ın 'gemicik'le başlayıp gemi filosu kurması, Erdoağan Bayraktar'ın 'Her şeyden Başbakan'ın da haberi vardı, onun da istifa etmesi gerekir' demesi mantıklı bir insanın kafasında şüphe uyandırmaya yetecek şeyler değil mi?
Bir insanın ağzından 'Allah, müslümanlık, iman' kelimeleri düşmemesi, o insanın her dediğine inanmayı mı gerektirir?

Ben inanmıyorum arkadaş.

İnananlara da yolsuzluk yaptığı iddia edilen kişilerden daha çok kızıyorum. Sinirden gözlerim dolacak kadar kızıyorum.

Sadece bu iddialar için değil, Başbakan, Gezi sürecinde ortalığı yakmayan/yıkmayan, sadece hakkını arayan gençlere 'çapulcu' dediği için ortalığı yakan/yıkan provakatörlerin türemesine neden olmasına ve bu eylemlere katılan masum gençlere 'terörist' diyen insanlara kızıyorum.

"%50'yi evde zor tutuyoruz" dediğinde, AKP'ye oy veren insanların "Biz senin köpeğin miyiz ki bizi sen evde tutuyorsun" dememesine kızıyorum.

Manevi duygularının sömürülmelerine izin vermelerine kızıyorum. AKP'ye oy vermemenin günah olduğunu düşünen insanlara kızıyorum.

AKP'yi desteklemeyen insanların müslüman olmadığını düşünenlere kızıyorum.

Fani bir insana, peygamber hatta Allah gibi davranan insanlara kızıyorum.

Kendi beyinleriyle düşünemeyen insanlara kızıyorum.

Ve bu ses kayıtlarının montaj olduğuna inanmıyorum. Sesleri analiz edecek teknik bilgiye sahip değilim ama 2002'den beri gördüklerimi yorumlayabilecek zekaya sahibim.

Kendimi bildim bileli cemaat mantığını doğru karşılamam. Dinin, insanın içinde yaşaması gerektiği bir şey olduğuna inanırım. Ağzından dini sözler eksik olmayan insanların samimiyetinden şüphe ederim. Bu sebeple dini kullanarak kitleler oluşturmuş iki oluşumun birbirini yıpratmaya çalışmasını ciddi bir zevkle izliyorum.

Ha bu arada Bilal Erdoğan, 'Anne-baba evlat ayırmaz' derler ama bence o yalan. Baban Sümeyye'yi senden daha çok seviyor.


























Şebnem öldü; yaşasın eskort Nil


Dün akşam bir eskort kızdan mail aldım. Mail şöyle:

Diren Bey merhaba. Ben bir paralı askerim, yani eskort kızım. Yazılarınızı uzun zamandır okuyorum. Eskort olmadan önce de okurdum yani. İnanılmaz güldüklerim de oldu, sıkılarak devamını okumadıklarım da. Kendi hikayemi yazmak istedim ben de. Tabii benim hikayem tamamen gerçek. Beğenir de yazımı yayınlarsanız yazmaya devam edeceğim.

Mavi dambıl

-Şimdi hangi yıldayız biz?
-1948

Hep sormak istediğim bir soruydu. Zaman makinesi falan olsa, geçmişe/geleceğe gitsem o günkü raflardaki gazeteye bakmak değil, bir insana 'Hangi yıldayız?' diye sormak daha cazip gelirdi zaten. Ama ben zaman makinesi kullanmamıştım ki...



Uyandığımda çok erkendi. İzin günümü uyandıktan sonra tekrar uyuyarak geçirmek en büyük hobim. Erken saatte kalkmışsın, saate bakıyorsun evden işe giden metrobüse yetişmen için hemen çıkman lazım ama biliyorsun ki izinlisin. Tekrar uyuyorsun. Süper bir şey normalde. Ama bu sefer öyle olmadı. Ayağım yatakta bir şeye çarpıyordu. Soğuk ve sert bir şey. İrkildim ve yorganı tek hareketle kaldırdım. Gördüğüm şaşırtıcı ama korkutucu değildi.

Sigara, çakmak ve korkunç bir hikaye

-Kendin gidebilirsin değil mi?
-Giderim

Ulan 3 dakikalık bir mesafe amcamla bizim evimiz. Nedir yani? Ha; köy, karanlık, köpek, çakal mevzuları birleşince biraz ürkütücü olabilir o kısa yolculuk ama ne kadar ürksem de 'Kendin gidebilirsin değil mi?' sorusuna 'Gidemem' cevabını vermem. Vermedim de.

Lafın boku


video

Bir damla bile olsa mürekkep yalamış adamların arasındaki husumet, kan davasından bile daha korkunçtur Sinan'cığım. Bunu daha önce sana anlatmıştım; aklın ibneleştirdiği insan tipinden bahsederken.